Röportaj

Emre Alkin ile seve seve aldattım -1

Yazar:  | 

Emre Alkin…
Henüz 32 yaşında ekonomi profesörü oluyor. Üniversite yıllarında, benim de sık sık dinlemeye gittiğim “Mad Madame” grubunda bas gitaristlik yapıyor. Akademik kariyerinde ilerlerken profesyonel müzik hayatını bırakıyor fakat hala fırsat buldukça çalıp söylemeye devam ediyor. Akademik çevrelerde, sosyal medyada, arkadaş toplantılarında, sözlerini sakınmayanların platformu ekşi sözlükte, kısacası adının geçtiği her yerde seviliyor, saygı duyuluyor. Kibirden kaynaklanmayan bir tevazu, mesafeli bir cana yakınlık, ukalalıktan uzak bir açık sözlülük var kendisinde.

Emre Alkin’in daha önce Yalın Alpay ile ortak yazdığı kitaplar da bulunuyor, ama bu kitabın içeriği bir başka: Seve Seve Aldattım adlı kitabı sürprizlerle dolu 14 hikayeden oluşuyor. Okurken kâh ağladım, kâh güldüm. Bazı öykülerin sonunu önceden tahmin edebildim, bazılarında oldukça şaşırdım… Kitabın sadece önsözü bile yazara ulaşma isteğim için oldukça yeterliydi. Kişisel gelişimin kısa bir özeti niteliğindeydi. Önsözden sizlere uzatabileceğim birkaç dal özetle şöyle:
“…Önce kendine değer ver…Alışılmış mutsuzluk yerine, keşfedilmemiş mutluluğu ara…Ne olacaksa olacak!… Ruhunun sahibi olmalı önce insan…Seçtiği yolun kaptanı olmalı…Başkalarının ne düşündüğünü kafana takarsan, ancak onların tarif ettiği kadar yaşarsın…”

Attım arkama reddedilme korkumu, koydum önüme cesaretimi, kitaptaki öykülerden yola çıkarak, aşk ve ilişkiler üzerine röportaj teklifinde bulundum Emre Alkin’e… Cevap kısa ve net, ama en sevindiren haliyle yan yana gelmiş iki tekrar kelimedeydi: SEVE SEVE!
Keyifli okumalar dilerim.

İlk öykü bana Moliere’ in üslubunu hatırlattı. İnsanın içsel çelişkilerinden komedya yaratmışsınız. Okurken tiyatroda oynandığını hayal ettim. Hikayedeki adam, eşini fiziksel anlamda aldatmıyor. Fakat bilinçaltına ittiği gerçekleşmemiş fantezileri nedeniyle zihinsel olarak o kadar da masum olduğu söylenemez, değil mi?

Eğer o açıdan bakarsanız, bana göre kimse masum değil. Ancak insanlar en azından zihinlerinde özgür olmalı diye düşünüyorum. Düşündüklerini tabii herkese açıklamak zorunda değiller, kırıcı olabilirler. Dünyanın 21. yüzyılda henüz buna hazır olduğunu düşünmüyorum. Ama şu andaki paradigmayla bakarsak kimse masum değil. İleride, teknolojinin daha da ilerlediği bir zamanda, insanlar bir gözlük takıp, diledikleriyle diledikleri anı yaşayabildikleri zaman herhalde bu tür masumiyetle alakalı fikirlerin veya şu an bizim tabu olarak koyduğumuz bazı değerlerin altüst olacağı açık. Ancak, 21. Yüzyılda, şu anki paradigmayla bence kimse masum değil.

Maddi ve manevi eksiği olmayan ilişkilerde dahi, psikolojideki hedonist adaptasyon denilen hazza alışma sendromu başlıyor; tabir-i caizse rahat batıyor. Tatminsiz, memnuniyetsiz insanların heyecan arayışı çoğu ayrılığın, aldatmanın sebebi… Yeni heyecan, huzurdan daha cazip ama yeni olan da eskiyecek, aynı döngü nereye kadar yaşanacak?

Bence heyecanın da huzurun da yeri ayrı…Yeni heyecan çok iyi de o şekilde tutabilmek çok önemli. Çoğu kişi hatta önemli bir kesim bunu başaramıyor, başaramadığı için de mutsuz oluyor. Bence huzur ile heyecanı dengede tutacak şey gizem! İnsanlar mutlaka karşı tarafın bilmediği veya karşı tarafa sunmadığı bir gizeme sahip olmalı. Karşı taraf keşfedilmek ya da keşfetmek için ne kadar heyecan duyarsa, bu güzellik o kadar devam ediyor. Ortada keşfedilecek bir şey kalmadığında heyecan yok oluyor. Belki huzur bunu telafi edebiliyor ama benim tavsiyem bu keşfedilme işine insanların önem vermesi. Karşıdaki kişiye her zaman keşfedilecek bir şey bırakmak, her şeyi anlatmamak ve biraz yalnız kalmayı başarmak lazım. İki tür insan var; kalabalıklar içerisinde yalnız olanlar ve yalnızken bile kalabalık olmayı başarabilenler…İnsan kendi kendine yetebilmeli, her şeyi de açıklamamalı. Bunun iki sebebi var; ilki, söylediğiniz şeyleri karşı taraf anlamayıp farklı yorumlayabilir. İkincisi ise azar azar verme gerekliliği. Bunun bir formülü yok ama biraz gizem, biraz keşfedilme heyecanı bence ilişkiyi uzun tutar. Ne kadar tutar bilemem, ama uzun tutar.

Aslında her ilişki, kişiye kendini gösteren bir aynadır. Bu bakış açısıyla, narsist sapkının manipülasyonlarına maruz kaldıkça sömürülen sevgili, bu aynaya bakıp kendini görse, bağımlılık ve özgüven sorunu olduğunu görür müydü?

Zor bir soru sordunuz. Bazı insanlar submissive (itaatkar, edilgen) oluyor. Bir şekilde kendilerine bu şekilde davranılmasından hoşlanıyor, belki de doğuştan kodlaması bu. Müthiş derecede verici olmaya, hiçbir şey almasa da vermeye eğilimli gibi gözüküyor. Bu iyi bir şey değil. İsteyerek verseniz de cebinizden veriyorsunuz ve gün geliyor cebinizde bir şey kalmıyor. O zaman da aşık olduğunuz kişinin hiçbir şey yapmaması, sizi delirtmeye başlıyor. İşte, bu yüzden sürekli almaya alışmış taraf “bana şimdiye kadar gayet iyiydin, şimdi neden böyle kötü oldun” gibi cümleler sarf etmeye başlıyor.

“Aşk, veriş-alıştır”

Sağlıklı ilişkilerde, “veriş-alış” vardır, hayat bir alış-veriştir ama, aşk “veriş-alış” tır. Bu veriş-alış kısmını dengede tutarsanız, özel ve güzel bir dengede gitmesini sağlarsanız, bunlar sorun olmaz. Genellikle, kadın tarafında rastladığımız bu submissive alışkanlık, belki sizin bahsettiğiniz sebeplerden oluşuyor ama ilginç bir şekilde doğuştan gelen üzerine yazılmış bir kodlama var ve insanlar o kodu kıramıyor. Kıramadığı için de sürekli kendisine eziyet eden, iyi davranmayan insanlarla beraber olmaya devam ediyor. Bence analiz edilmesi gereken önemli bir durum bu.

Aldatan, yaptığı şeyi kılıfına uydurarak kendini haklı göstermeye çalışıp, yaptığının aslında aldatma sayılmadığını kendi kendine inandırmak istiyor. Aldatan kendini aldatır cümlesinin aslında tanımı bu mudur?

Aldatan kendini aldatır cümlesine çok katılmıyorum. Aldatan aldatıyor ve başkasını aldatıyor! Mutsuz olduğu halde mutluyum diyen kendini aldatıyor. Aldatmak için sebep uydurmak, kendini aldatmak kategorisine girer mi bilmiyorum. O zaman, herkes işlediği her günah ve suça bir kalıp uydurduğunda, “kendini aldatıyor” deriz ve yaptıklarını hafifletip, yumuşatarak üstünden geçeriz. Kadın erkek ilişkilerinde, düşünsel ya da fiziksel olarak işlenen, bugün “günah” diye tarif ettiğimiz şeyler gelecekte ne olur bilemem ama, bugün itibariyle baktığımızda, kandıran doğrudan karşısındakini kandırıyor. Kendini kandırmak dediğim şey, sevmediği halde seviyormuş gibi, hoşlanmadığı halde hoşlanıyormuş gibi yapmak, aslında acı çektiği halde bundan çok mutluymuş gibi gözükmek vs… “Seve Seve Aldattım”ı, insanın başkasını değil, doğrudan kendini aldattığı için yazdım.

İnsanın başına gelen birkaç saniye ya da dakikalık olumsuz bir olay, sevgilisini aldatırken görmek gibi, tüm yaşamı trajediye çeviren bir hikayeye dönüşüyor. Geçmişle yüzleşmek, affetmek ve yola koyulmak varken, kurban rolüne bürünüp hep acı çekmek ve çektirmek niye?

Geçmişten gelen yaraları kapatmak o kadar kolay değil. Sadece aldatılmak değil, çok sevdiğiniz bir kişiyi kaybetmek, kollarınızda öldüğünü görmek, Allah korusun daha da kötüsü evlat kaybedenler var. Bunlar ruhta ve kalpte ciddi yaralar açıyor, zihinde de açtığını söyleyebilirim. Bu yaraları kapatmak kolay değil, bu yaralar bir şekilde açık kalıyor, kimisi kabuk bağlıyor ama için için kanıyor. Dolayısıyla, bir daha aynı yerden darbe yememek için gardlarını çok yüksek tutuyor insanlar.

“Mesela kadınları ikiye ayırıyorum”

Biri, kabuğu çok kalın olan ama kolay soyulan kadınlar…. Onlar, iç dünyalarına biraz zahmetle de olsa ulaşılabilecek kadınlar…
Diğeri; sıkmalık portakal gibi kabuğu çok ince olan kadınlar…Onların kabuğunu soymak çok zordur çünkü soyarken canını acıtabilirsiniz, kabuğundan soyulurken etiyle beraber gelir. Çok zahmet isteyen, aylarca konuşmanız gereken kadınlardır bunlar. Sadece çok severseniz yapabilirsiniz bunu.

Erkekleri de aynı kategoriye koyabilirsiniz, çok kalın kabuklu portakallar ve ince kabuklu sıkma portakallar olarak…İnsan ilişkileri çok zahmet istiyor, o yaralara çok dikkat etmek, onları farketmek, dışardan bakıp görmek, ona göre davranmak gerekiyor, bu tabii sevince yapılacak bir şey.

Aşık olunca bu yaraları pek fark etmiyorsunuz, varlığından haberdar bile olmuyorsunuz, fakat o yaralara dokunmaya başladığınız zaman karşıdan gelen tepkilere şaşırıyorsunuz. O yüzden, emek vererek, eti koparmadan, yumuşak yumuşak, sakin sakin ve yavaş yavaş kişinin iç benliğine ulaşmak macerasına devam etmek lazım. Tabii seviyorsanız.

Kadınların en önemli zaafı, “zor adamın son durağı olma” hevesi diyor öyküdeki bir karakter. Ve, hayat, kadınların bu zaafından yararlanan adama dersini veriyor, “zor bir kadının son durağı” o olmak istiyor. Ektiğini biçersin ya da İlah-i adalet gerçek hayatta da hep devrede mi sizce?

Karma değil bu. Öyle düşünmüyorum. Zor adamın son durağı olma hevesi öyle bir dürtü ki, bazı kadınlar evli veya sevgilisi olan adamlara bile kafayı takıyor. Erkeklerde böyle bir zor kadının en son durağı olayım diye bir dürtü yok, çünkü erkekler genellikle o kadının ilk erkeği olmak isterler. Hatta, olamadıkları için de yoğun kıskançlık yaşarlar. Hem kadını çok severler hem de kadının geçmişiyle bir türlü barışamazlar, kadın adamın geçmişiyle barışmışsa da adam kanınınkiyle barışamaz vs…

Her şeye rağmen 21. yüzyıl herkesin uyandığı bir yüzyıl. Ama, daha öğreneceğimiz çok şey var. Aşk önemli bir okul ve bu okuldan mezun olmamak gerekiyor. Hatta mümkünse hatalar varsa sınıfta kalmak gerekiyor ki, bir sonraki sınıfa atlarken iyice tecrübelenmiş olun diye.
Aşk tecrübeyle güzelleşir, daha iyi yaşanır. Geçenlerde bana sordular, İnstagrama da yazdım. Aşkı çocukken en masum haliyle, gençken fırtına gibi, olgun yaşa geldiğinizde acısıyla tatlısıyla film gibi, yaşlandığınız zaman kitap gibi yaşıyorsunuz. Aşk her yaşta güzel.

Bir kadına prenses gibi hissettirmek, bir kraliçe tarafından yetiştirilen erkeğe mahsustur diyorsunuz, rahmetli annenizden aldığınız eğitimi örnek vererek. Kitapta da bu cümlenin üstüne vurgu var. Neden sürmüyor? Kadınlar prensesliği mi sürdüremiyor ya da bir süre sonra erkekler prenses gibi hissettirmekten mi bıkıyorlar?

Ağır olacak ama, eşeğe yarış atı muamelesi yapacak olursanız, eşek bunu gerçek zannedebilir diye bir laf var. Tabii ki, o kadar ileri gitmeyeceğim ama, her kadın prenses gibi muamele görmek ister, bunu yapabilecek erkek de çok azdır. Erkekten bu muameleyi gören kadının biraz akıllı olması lazım. Örneğin, Atatürk “Türk, Öğün, Çalış, Güven”, “Türk vefakardır, Türk çalışkandır, Türk zekidir” derken bir yandan haklı şekilde över ama bir yandan da” Aman bundan şaşmayın” demek ister. Bir erkek bir kadına prenses gibi davranıyorsa, kadının da masallardaki kötü kalpli, cadı gibi prensesler gibi değil de bildiğimiz normal bir prenses gibi davranması lazım. Kadının erkek tarafından baş tacı edilmesi harikadır, kadının da “baştaki taç ağırdır, insanı akıllandırır” gibi bir yaklaşımda bulunması gerekir. İngilizcede “heavy is the head that wears the crown” diye bir deyiş vardır ya, yani taç giyen baş ağırlaşır. Kadın o prenses tacını giydiğinde, ağırlaşması, adama her şeyi yapabileceğini, her yaptığı şeyin de tolere edileceğini düşünmemesi, havaya girmemesi gerekir ki, sonra tacı kaybettiğinde şaşırmasın.

“Kadına da iş düşüyor”

Tango gibi bir şey bu…İki kişi dans ediyor. Sürekli erkek hareketi verir ama kadının da süslemesi, renklendirmesi lazım. Kadın hiçbir şey yapmazsa, erkek de sıkılıyor, sevse de ayrılmak zorunda kalıyor.

Aslında, Yaradan’a olan özlemmiş sevgiliyle doldurmaya çalıştığımız, o bir türlü dolmayan meşhur boşluk. Yaşam aşkı, Yaradan, varoluş, hakikat inancı adına her ne diyorsanız, bu kavramları derinden gerçek bir aşkla hissetmeden, beşeri heveslerle, kafamızdaki kriterlere göre bulduğumuz eşe- güzellik, para, eğitim, kültür vs…- aşık olduğumuzu sanıp sonra hayal kırıklığı diyoruz. Aşığım çünkü…, seviyorum çünkü… yerine nedensiz olması gerekmez mi?

Aşkın nedeni olmaz. Sevginin olabilir. Bir insandan hoşlanma sebebiniz olur ama aşk böyle değildir. Sevinçten uçurur, bazen yıldızları saydırır. İçini yakar, kavuşunca da içindeki yangını söndürür. Yalnız aşkın hep kafaca veya kültür olarak denk olmayan insanlar arasında yaşanan ümitsiz bir şey gibi gösterilmesinden sıkıldım artık. Gayet ahenkli, güzel, ışıltılı kavgasız gürültüsüz bir aşk da yaşanabiliyor. Türk İnsanı, Akdeniz İnsanına özgü bir “zorlama” huyu var. Kadın adamı beğeniyor, adam beğenmiyor. Kadın “aşığım” diye kendini yerden yere atıyor. Tam tersinde, adam kadına kafayı takıyor. Kapıdan kovulsa bacadan giriyor. Gece kulübünde bir başkasıyla konuştuğunu görse kavga çıkartıyor. Kadın adama karşı bir şey hissetmiyor ama “olmuyorsa oldururuz” alışkanlığı var bizim ülkede. Yeterince ısrar edildiğinde her şeyin olabileceğini düşünen bir milletiz. Maalesef buna cesaret verecek çok örnek var. Sanıyorum tutku ve aşk birbirine karışıyor bizde.

Keyifli röportajımızın devamı, önümüzdeki günlerde sizinle olacak.

Sevgilerimle,

Selin Bilgehan
Yoga ve Meditasyon Eğitmeni
Instagram: Selin Bilgehan

2 Yorum

  1. Hande Lina

    12 Ağustos 2017 kategori: 12:26

    “baştaki taç ağırdır, insanı akıllandırır” bayıldım yazının tamamına! çok keyifli bir röportaj olmuş, kaleminize sağlık Selin Hanım…

    • Selin Bilgehan

      12 Ağustos 2017 kategori: 16:44

      Sevgili Hande hanım, yorumunuz için teşekkür ederim, beğendiğinize çok sevindim. Yazının devamı için takipte kalınız. Keyifli okumalar dilerim.
      Sevgilerimle

Sohbet

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir